İşte karşınızda edebiyatımızın iki zıt kutbu: Nâzım Hikmet Ran ve Necip Fazıl Kısakürek. Biri “yoldaş”, diğeri “üstad”; biri kalabalıklara seslenir, diğeri aynaya.
Nâzım Hikmet’i düşünün… Adam şiiri zincirlerinden kurtarmış. Ölçü mü? Kafiye mi? “Onlar burjuva alışkanlığı” deyip serbest bırakmış hepsini. Dizeler koşuyor, satırlar yürüyor, şiir adeta mitinge gidiyor. Fabrika dumanı, mavi gözler, memleket sevdası… Okurken insanın içinden ya bir slogan atmak geliyor ya da “ben de bir şeyler değiştireyim” demek.
Necip Fazıl’a gelince… O şiiri salmaz, sıkı sıkı tutar. Ölçü var, ahenk var, disiplin var. Şiir, bir askeri nizamda. Bir adım sağa kayarsan metafizik tokadı yersin. Onun dizelerinde insanın içi daralır ama bu kötü bir şey değildir; çünkü zaten amaç da odur. “Rahat mısın? Olma.” Ölüm kapıda, zaman ensende, ruhun sorguda.
İdeoloji desen, tam bir zıtlık komedisi… Nâzım “herkes eşit olsun” derken, Necip Fazıl “önce herkes kendine gelsin” der. Biri “yarın güzel olacak” diye bağırır, diğeri “asıl hesap sonra” diye uyarır. Aynı masaya otursalar çay bile içemezler; biri “halk çayı” ister, diğeri “manevi aroma” arar.
Ama hakkını yemeyelim, ikisi de inatçı. Nâzım yılmamış, hapisten çıkmış yine yazmış. Necip Fazıl da susmamış, kızmış, yazmış, konuşmuş. Memleketin başı ağrıyorsa biraz da bu iki adam yüzündendir; biri sağdan çekmiş, diğeri soldan.
Bugün bakıyoruz, Nâzım tişörtlerde, Necip Fazıl konferans salonlarında. Biri sosyal medyada alıntı, diğeri kitapçı vitrininde “mutlaka okunmalı”. Ama ikisi de hâlâ yaşıyor. Çünkü bu memlekette tartışma hiç bitmez; şiir de tarafsız kalmaz.
Sonuç mu? Nâzım Hikmet olmasa umut eksik kalırdı, Necip Fazıl olmasa kafa karışmazdı. İkisi birlikte olunca ortaya tam Türkiye çıkar: Biraz kavga, biraz derinlik, bolca şiir…
Ve tabii ki hiç bitmeyen tatlı bir tartışma.
Hakan Muhtar