MAKAM BENDE, FISTIK OTELDE!

Siyaset dediğin şey aslında biraz satranç, biraz tiyatro, biraz da mahalle kahvesinde dönen o “Kim kime ne demiş” muhabbetinin kravatlı versiyonudur.

Abone Ol

Ama bazı oyuncular var ki oyunu satranç diye başlıyor, bir bakıyorsun tavla zarını havaya atmış, üstüne bir de okey taşı dizmeye kalkmış. İşte tam da böyle hikâyelerin birinden söz ediyoruz bugün.

Şimdi kimse kimseyi kandırmasın… İnsanoğlu dediğin varlık, hani şu “Çiğ süt emmiş” diye tarif edilen model, doymaz. Doyamaz. Eline bir şey geçer, “İyi güzel ama bunun XL’ı yok mu?” der. Makam gelir, “Bir üstü ne zaman?” diye sorar. Para gelir, “Bir sıfır daha eklesek kim fark eder?” diye içinden geçirir. Şan şöhret desen zaten dipsiz kuyu. Alkış bağımlılığı diye bir şey var, bırakamıyorsun.

Ama mesele sadece istemek değil. Mesele, istemenin dozunu ayarlayamamak.

NEFİS DEDİĞİN SINIRSIZ PAKET

Nefis öyle bir şey ki… Sana bir şey verildi mi, “Tamamdır, bu yeter” demez. Tam tersine, “İyi başladık, devam edelim” diye gaz verir. Hatta bazen öyle ileri gider ki, dünyayı versen az bulur. “Mars’ı niye vermedin?” der. “Jüpiter boş mu duruyor?” diye hesap sorar.

İşte tam bu noktada insanın içindeki o küçük ama gürültücü ses devreye girer. “Biraz daha…” der. “Kim görecek?” der. “Zaten herkes yapıyor…” diye de kendince meşruiyet üretir.

Ama siyasette şöyle bir problem var: Herkes görür.

Sen görmezsin, ama biri mutlaka görür. Görmese bile duyar. Duymasa bile uydurur. Çünkü siyaset arenası boşluk kabul etmez. Sen sahneyi icraatler olmaksızın boş bırakırsan, birileri çıkar hikâyeyi kendi yazar.

MAKAM + FISTIK = TEHLİKELİ FORMÜL

Gelelim işin bam teline…

Makam dediğin şey zaten başlı başına bir cazibe merkezi. Güç var, yetki var, etki var. İnsanların sana bakışı değişiyor. Dün selam vermeyen bugün önünde düğme ilikliyor.

Bir de bunun yanına “fıstık” eklenirse…

İşte o zaman denklem değişir.

Çünkü bu kombinasyon sadece seni değil, çevrendeki herkesi hareketlendirir. Rakiplerin uyanır. İspiyoncular tetikte bekler. “Acaba nerede açık verir?” diye gözünü dört açanlar çoğalır. Sen keyif peşindeyken, birileri de fırsat peşindedir.

Bu işin en ironik tarafı şudur: Sen rahatlamak için gevşersin, başkaları ise aynı anda seni düşürmek için gerilir.

SİYASETÇİ OLMAK = HERKESİN SENİ İZLEMESİ

Şimdi açık konuşalım…

Siyasetçi olmak demek, görünmez olmak demek değildir. Tam tersine, büyüteç altına girmek demektir. Attığın adım, gittiğin yer, konuştuğun kişiler… Hepsi birilerinin radarındadır.

“Ben dikkatliyim, bana bir şey olmaz” demek, en büyük hatalardan biridir. Çünkü çoğu zaman insanı düşüren şey büyük hatalar değil, küçük gevşemelerdir.

Bir anlık “Bir şey olmaz” rahatlığı, uzun vadede “Nasıl oldu bu?” şaşkınlığına dönüşür.

İPLER SENİN ELİNDE OLACAK

Eğer bir koltuğa oturduysan, o koltuk sadece oturmak için değildir. Sorumluluk demektir. Temsil demektir. Ağırlık ve iş ciddiyeti demektir.

İpler senin elinde olacak. Ama o ipler öyle rastgele sallanmaz. Sıkı tutulur. Kontrollü tutulur.

Kimseye koz vermeyeceksin.

Bak, bu cümle çok kritik: “Koz vermeyeceksin.”

Çünkü siyasette koz, altından daha değerlidir. Para biter, koz bitmez. Birinin eline koz verdiğin anda, o artık sadece bir insan değil, potansiyel bir krizdir.

GÜVEN MESELESİ: EN BÜYÜK YANILGI

“Ben çevremi sağlam kurdum.”

Bu cümleyi kuranların çoğu, genelde en büyük sürprizi yaşayanlardır. Çünkü “güvenilir insan” kavramı, şartlara göre şekil değiştirebilir.

Bugün yanında olan, yarın karşına geçebilir. Bugün seni savunan, yarın seni herkese anlatan olabilir.

Bu yüzden mesele insanlara güvenmemek değil; sistemi güvene bağlı kurmamaktır.

İşini sağlama almak, “Benim adamlarım var” demek değildir.
İşini sağlama almak, hiç yanlış yapmayacak bir düzen kurmaktır.

HİZMET Mİ, KEYİF Mİ?

Asıl soru şu: Oraya neden geldin?

Hizmet etmek için mi?
Yoksa keyif sürmek için mi?

İkisini karıştırdığın anda problemler başlar. Çünkü biri fedakârlık ister, diğeri rahatlık. Biri disiplin ister, diğeri gevşeme.

Devletin, milletin makamı dediğin şey; kişisel eğlence alanı değildir. Orası vitrin değil, sorumluluk sahnesidir.

NEFİS HERKESTE VAR

Şimdi bir gerçek daha…

Nefis sadece sende yok. Herkeste var. Sen “Benim canım istedi” dediğinde, başkasının da ister. Sen “Ben yaptım” dediğinde, başkası da yapmak ister.

Ama fark şurada: Herkesin istediğini yapabildiği bir düzen hiçbir yerde yoktur. O yüzden bazı insanlar kendini tutar, bazıları ise tutamaz.

Kendini tutamayanlar da genelde “yakalananlar” olur.

AVLAYAN MI, AVLANAN MI?

Hayat bazen garip bir ironiyle çalışır.

Sen bir şeyin peşine düşersin, aslında farkında olmadan başka bir şey seni takip ediyordur. Sen “avcıyım” zannedersin, oysaki hedef olmuşsundur.

“Fıstık avlayayım” derken, seni avlamak için sırada bekleyenler olabilir.

Bu yüzden mesele sadece ne yaptığın değil, nerede, nasıl ve kimlerin gözü önünde yaptığındır.

SON PERDEDE NE KALDI ELDE?

Geldik hikâyenin finaline…

Bazen insan öyle bir noktaya gelir ki, geriye dönüp baktığında elinde ne kaldığını sorgular. Makam gitmiş, itibar zedelenmiş, çevre dağılmış…

Geriye ne kalmış?

Bir avuç pişmanlık.
Biraz “Keşke”.
Biraz da “Nasıl oldu bu?” sorusu.

Hani derler ya…
“Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin.”

İşte o söz, tam da bu hikâyenin özeti.

DENGE MESELESİ

Hayatın özü aslında denge. İstemek normal. Arzulamak insani. Ama doz kaçınca, iş kontrolden çıkıyor.

Makam istiyorsan, sorumluluğunu da taşıyacaksın.
Güç istiyorsan, sınırını bileceksin.
İtibar istiyorsan, ona zarar verecek her şeyden uzak duracaksın.

Yoksa günün sonunda…
Ne makam kalır, ne o çok peşinden koşulan şeyler.

Elde kalan sadece herkesin ağzında sakız olan bir hikâye olur.

O hikâyeyi de zaten başkaları anlatır.

Hem hiç de senin istediğin gibi değil…

Hakan MUHTAR

{ "vars": { "account": "G-39SSKFJRW0" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } } { "vars": { "account": "G-JV1786CP4L" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }