Mahalle dediğin yer bir kimlikti, bir duruştu, bir refleks meselesiydi. Dışarıdan biri mi geldi? Önce bir süzülürdü. Sonra klasik soru gelirdi:
“Gel lan buraya… Sen kimsin lan?”
Bu soru öyle basit bir soru değildi. Bu bir yoklama, bir tartma, bir “Burada boşluk yok” mesajıydı. Karşı taraf da öyle kolay yutmazdı lafı. Yiğitliğe … sürdürmemek için hemen diklenirdi:
“Ne var lan?”
İşte o an terazinin kefesi kurulurdu. Eğer fazla uzatırsa, haddinden fazla racon keserse, mahallelinin sabrı taşarsa… pata küte girilirdi.
Kimse uzun uzun tartışmazdı. Mahalleye geldiği gibi aynı hızla kaçıp giderdi.
MAHALLE DEDİĞİN BOŞ YER DEĞİLDİ
Şişko, gürbüz, iri yarı bir çocuk mu geldi? Ona bile sorulurdu:
“Ne dolaşıyorsun oğlum?”
O da saf saf:
“Oğlum deme, babam kızıyor” derdi.
Ama o iş öyle bitmezdi. Bir anda 5-6 kişi belirirdi:
“Boş mu sandın lan buraları?”
Gürbüz çocuk da alttan almazdı:
“Yedik lan sokağınızı!”
Ama mahalleli son sözü söylerdi:
“Yersin belki… Dolaşma lan!”
Yani mesele kavga etmek değildi. Mesele sınır çizmekti. Kim ne kadar konuşacak, kim ne kadar ileri gidecek… Bunun ayarı vardı.
JANTİ GEZENİN BİLE HESABI SORULURDU
Eli ayağı düzgün, vitrin, janti gibi gezen bir tip mi geldi? Ona bile rahat yoktu:
“Şiiitt hoppp lannn… Kime bakıyon lan?”
O da artistlik yapardı:
“Size ne lan, siz bu mahallenin bekçisi misiniz?”
Cevap hazırdı:
“Bekçisiyiz lan! N’olcak?”
O janti çocuk da anında geri vites:
“Tamam lan tamam, gidiyorum…”
Hızla uzaklaşırdı.
Çünkü bilirdi… Burada artistlik para etmez.
PSİKOPAT GELİNCE OYUN SERTLEŞİRDİ
Ama bazıları vardı ki… Hani şu “salça”, “psikopat” diye tabir edilen tipler. Hah işte, onlar geldi mi iş değişirdi…
Elinde tespih, omuzlar düşük, gözler dik… 3-4 kişi önünü keserdi:
“Hayırdır bilader, kime baktın?”
Psikopat gevşek gevşek:
“Bilader mi?”
Mahalleli uyarırdı:
“Şiiitt… Akıllı ol!”
Psikopat zorlardı:
“Olmazsam ne olacak lan?”
İşte o noktada ip kopardı:
“Seni buraya sayı ile mi gönderiyorlar lan?”
Sonrası tekme tokat… Kafa göz… Ortalık karışırdı. Esnaf bile dahil olurdu. Kasap, manav, berber… Kim varsa, eline ne geçerse vururdu.
Psikopat en sonunda:
“Siz göreceksiniz lan!” diye diye kaçardı.
Ama o mahalleye de bir daha kolay kolay uğrayamazdı.
NARA ATANA BİLE AYAR VARDI
Bir de nara basanlar vardı. Hava atan, bağıran, artistlik yapan…
Onların da önü kesilirdi:
“Şiiitt… Sessiz ol bilader, çocuk uyuyor!”
O da:
“Neeeyy?”
Mahalleli:
“Ney değil zurna!”
Sonrası yine aynı… Kafa göz, ağız burun…
Akıbet aynı; nara basa basa dayak yiyip gidiş.
EFENDİYE SAYGI, BOZANA DAYAK
Ama herkes aynı muameleyi görmezdi. Misafir olarak gelen, akraba ziyareti yapan, efendi gibi dolaşan…
Onlara:
“Hoş geldiniz, hürmetler, saygılar….”
denirdi.
Yani mesele zorbalık değildi. Mesele dengeydi.
Kim saygılıysa saygı görürdü. Kim bozuyorsa düzeni… Ona da gereken yapılırdı.
BU GEREKLİ MİYDİ?
Bugün bakınca birçok kişi soruyor:
“Bu şekilde olmak gerekli miydi?”
Evet, gerekliydi.
Çünkü o mahallelerin bir ruhu vardı. Bir kültürü vardı. Bir omurgası vardı.
Yabancı biri öyle boşuna gelmezdi. Ya laf atmaya gelirdi, ya huzur bozmaya, ya da gözüne kestirdiğini ezmeye.
Ama mahalledeki delikanlılar… O iş büyümeden mesajı verirdi:
“Burası boş değil.”
Kavga çıkmadan düzen kurulurdu.
ŞİMDİKİ SESSİZLİK VAR YA… İŞTE ASIL SORUN O
Şimdi gelelim bugüne…
Bizim coğrafyayla zerre alakası olmayan, kültürümüzle, örfümüzle, adetimizle ilgisi olmayan bir güç…
Ta okyanusun öte tarafından kalkıp gelmiş.
Ne olmuş?
Kimse dememiş:
“Ne geldin lan buraya?”
Kimse çıkıp:
“Şiiitt… Ne işin var lan burada?” dememiş.
Kimse:
“Ne istiyon lan oğlum?” diye hesap sormamış.
Gelen de elinde bir “demokrasi” tantanası…
Yerleşmiş.
Kimse dememiş:
“Sen mi öğreteceksin lan bize demokrasiyi?”
Kafa göz giren olmamış.
SESSİZLİK DÜŞMANA CESARET VERİR
Ne oldu sonra?
Mahalleye dadanan psikopat gibi…
Önce etrafı kolaçan etti.
Sonra baktı ses yok…
Biraz daha ileri gitti.
Sonra daha ileri…
En sonunda azmanlaştı.
Karıya kıza bakmaya başladı…
Laf atmaya başladı…
Yetmedi…
Fiziki saldırıya geçti.
Yetmedi…
Tecavüze kadar gitti iş.
Çünkü karşısında “dur” diyen yoktu.
ORTADOĞU’NUN HİKAYESİ DE TAM OLARAK BU
Aynı şey oldu.
Önce geldi…
Yerleşti…
Sonra içten içe karıştırdı.
Sonra:
“Sen diktatörsün!”
“Sen füze yapıyorsun!”
“Sen petrol vermiyorsun!” diyerek bahane üretti.
Sonra?
Kafaya füze.
Ülke işgal.
Yağma.
Talan.
Kadınlara saldırı.
İnançlara saldırı.
Değerlere saldırı.
Ve yine…
Ses yok.
AZMANLAŞMANIN SEBEBİ DİRENİŞSİZLİK
Bir güç neden azmanlaşır biliyor musunuz?
Çünkü karşısında sınır yoktur.
Çünkü biri çıkıp:
“Dur lan!” dememiştir.
Mahallede o psikopata ilk gün “sie lan buradan” denseydi…
O iş oraya varamazdı.
Ama denmedi.
Şimdi bedeli ağır.
“SIE LAN” DİYENLER OLSAYDI…
Zamanında birkaç ülke çıkıp:
“Sie lan buradan!” deseydi…
Canı pahasına karşı dursaydı…
Bugün ne Irak bu halde olurdu…
Ne Suriye…
Ne Libya…
Ne Filistin…
Ne Lübnan…
Ne de bütün Ortadoğu yangın yerine dönerdi.
Ama olmadı.
Çünkü herkes birbirine baktı.
Herkes sustu.
Herkes “Bana dokunmayan yılan” dedi.
Sonunda o yılan…
Herkesi soktu.
MAHALLE RUHU KAYBOLURSA HERKES KAYBEDER
Elbette bir kavga övgüsü yapmıyorum.
Bu yazı, bir çeki düzen verme hatırlatması.
Mahalle dediğimiz şey sadece birkaç sokak değil ki.
Mahalle dediğimiz şey, sahip çıkma refleksi.
Mahalle dediğimiz şey:
“Burada başıboşluk yok” diyebilme cesareti.
O cesaret kaybolursa…
Önce bir kişi kaybeder.
Sonra bir sokak.
Sonra bir mahalle.
Sonra bir şehir.
Sonra bir coğrafya…
En sonunda da herkes kaybeder.
O yüzden mesele basit:
Bazen bir “Sen kimsin lan?” sorusu…
Koca bir felaketi engeller.
Ama o soru sorulmazsa…
Cevabını tarih çok ağır yazar.
Hakan MUHTAR