Bitlis’in Ahlat ilçesinde bir okulun koridoruna yansıyan güvenlik kamerası görüntüleri, yalnızca bir kamera kaydı değil; eğitim camiasının uzun süredir taşıdığı ağır bir yükün de fotoğrafı oldu.

Bitlis’e bağlı Ahlat’ta bulunan Abdurrahman Gazi İlkokulu ile Saadet Ayber Özel Eğitim ve Uygulama Okulu müdürlerine yönelik saldırının görüntüleri gündeme düştü.

Bir eğitim kurumunun içinde, öğrencilerin göz hizasında, öğretmenlerin emeğinin tam ortasında yaşanan bir darp olayı…

Bu üzücü tablo, sadece bir kişiye yönelmiş fiziki bir saldırı değil; eğitimin itibarına, okulun güvenliğine ve toplumun geleceğine yönelmiş ağır bir darbe olarak algılandı. Olay eğitim camiasında büyük tepki topladı. Yetkililer tarafından yasal sürecin başlatıldığı öğrenildi.

Şimdi herkes aynı cümleyi kuruyor: “Eğitimde şiddete hayır!”

Peki, gerçekten mi?

EĞİTİMDE ŞİDDETE HAYIR…
AMA HANGİ ŞİDDETE?

Fiziki şiddet görünürdür. Kameraya yansır. Sosyal medyada yayılır. Tepkiler çığ gibi büyür. Kınama mesajları arka arkaya gelir. Sendikalar, dernekler, siyasi temsilciler birbiri ardına açıklama yapar.

Bu olayda da öyle oldu. Eğitim sendikaları hızlı refleks gösterdi. Açıklamalar yapıldı, dayanışma mesajları paylaşıldı. “Eğitim kurumları kutsaldır” denildi. “Şiddetin her türlüsüne karşıyız” ifadeleri kullanıldı.

Ancak burada asıl soru şu: Şiddetin her türlüsüne gerçekten karşı mıyız?

Yoksa sadece kameraya yansıyanına mı?

MOBBİNG: GÖRÜNMEYEN ŞİDDETİN ADI

Bir öğretmen düşünün.

Yıllarını eğitime vermiş. Uzman öğretmen olmuş. Akademik kariyerini ilerletmiş, doktora yapmış. Müdür yardımcılığı için sınavlara girmiş, mülakatlardan geçmiş. Yönetmelik ne diyorsa yapmış. Sistemin istediği her basamağı tek tek çıkmış.

Ama bir gün, sistem ona başka bir yüzünü göstermiş.

Görev yerinde sistematik dışlama. Sürekli tutanak. Anlamsız soruşturmalar. Disiplin cezaları. Odasına çağrılıp psikolojik baskı. İtibarsızlaştırma. Ardından sürgün gibi bir yer değişikliği. Yerine “torpilli” olduğu konuşulan bir başka ismin atanması.

Bu bir iddia değil artık; Türkiye’nin farklı şehirlerinde sayısız örneği konuşulan bir gerçeklik algısı.

Ve bu şiddet ne acıdır ki kameraya yansımıyor.

ERKEK EGEMEN YAPI VE CAM TAVAN

Kadın öğretmenlerin yöneticilik basamaklarında karşılaştığı engeller yıllardır tartışılıyor. Eğitim camiasında kadın sayısı yüksek; ama yönetim kademelerinde aynı oranı görmek mümkün mü?

Valilikten kaymakamlığa, il müdürlüklerinden ilçe müdürlüklerine kadar uzanan hiyerarşik zincirde karar mekanizmalarının çoğu zaman erkek egemen bir yapıdan beslendiği eleştirileri yeni değil.

Kadın bir müdür yardımcısı…
Kadın bir okul yöneticisi…
Akademik unvana sahip bir kadın öğretmen…

Kağıt üzerinde liyakat var. Ama pratikte güç ilişkileri devreye giriyor.

“Uyumlu değil.”
“Fazla itiraz ediyor.”
“Yönetilebilir değil.”

Bu ifadeler çoğu zaman performans değerlendirmesinden çok, itaate dair beklentiyi yansıtıyor.

BİLİM VE SANAT MERKEZLERİ: LİYAKAT Mİ, SADAKAT Mİ?

Türkiye genelinde özel yetenekli öğrencilerin eğitim aldığı Bilim ve Sanat Merkezleri (BİLSEM’ler) prestijli kurumlar olarak görülüyor. Bu yüzden de bu kurumlara yapılan yönetici atamalarında liyakat tartışmaları zaman zaman kamuoyuna yansıyor.

Alanla doğrudan ilgisi olmadığı iddia edilen isimlerin yönetici koltuklarına oturtulduğu yönündeki eleştiriler, eğitim camiasında sessiz ama derin bir huzursuzluk yaratıyor.

“Bir öğretmen yıllarca emek verip uzmanlaşıyor; diğeri güçlü bir referansla bir gecede yönetici olabiliyor” algısı oluştuğunda, sistemin adalet duygusu yara alıyor.

Adalet duygusu yara aldığında ise motivasyon düşüyor.
Motivasyon düştüğünde de eğitim kalitesi haliyle olumsuz etkileniyor.

Bunun bedelini de maalesef en çok öğrenciler ödüyor.

Yetersiz bir kişinin, hatta kel alaka bir kişinin, sırf torpili var veya çok iyi yalakalık yapıyor, her zaman itaat ediyor diye Bilsem'de yönetici olması, kel kafaya şimşir tarak lafı ile aynı seviyeye geliyor.

Bunun bedelini neden ve niçin bu ülkenin pırıl pırıl öğrencileri ödüyor?

Bu bedeli onlara ödeten torpilciler ve torpil yapıcılar, adaletin karşına çıkarılıp yargılanmaktıkça bu ülkenin pırıl pırıl Bilsem öğrencileri daha çok akademik bedel ödemek zorunda kalır.

SENDİKALAR NEREDE DURUYOR?

Bir sendikanın temel varlık sebebi nedir?

Üyesini korumak.
Hakkını savunmak.
Haksızlığa karşı ses olmak.

Eğitim alanında faaliyet gösteren sendikalar arasında en geniş örgütlü yapılardan biri olan Eğitim-Bir-Sen, kamuoyunda sıkça gündeme geliyor. Özellikle şiddet olaylarında hızlı refleks göstermesiyle biliniyor.

Ancak eleştiriler de aynı hızda yükseliyor.

Bazı öğretmenler, sendikanın güçlüden yana pozisyon aldığı, idareyle karşı karşıya gelmekten kaçındığı, yönetici ve personel arasında doğan anlaşmazlıklarda daima yönetim tarafını tuttuğu, personelin ise gözden çıkarılabilir görüldüğü ve dolayısıyla da mobbing iddialarında yeterince aktif rol almadığı yönünde sitem ediyor.

“Fiziki şiddette yanımızdalar, ama idari şiddette yalnızız” diyen öğretmenlerin sayısı az değil.

Bu algı doğru mu, haksız mı?
Bu sorunun cevabı ancak şeffaflıkla verilebilir.

Sendikalar üyeleriyle daha açık iletişim kurmalı.
Mobbing iddialarında bağımsız inceleme mekanizmaları oluşturmalı.
Güç dengelerine göre değil, ilkelere göre pozisyon almalılar.

Aksi halde “ikiyüzlülük” iddiası bir slogandan ibaret kalmaz; kurumsal itibar sorununa dönüşür.

SİSTEMATİK BASKI MI, BİREYSEL SORUN MU?

Her olay münferit midir?
Yoksa bazı sorunlar yapısal mıdır?

Bir öğretmenin farklı kademelerde aynı tür baskıyla karşılaşması tesadüf müdür?
Soruşturmaların aynı kişiler etrafında yoğunlaşması rastlantı mıdır?
Yer değişikliklerinin hep belirli profilleri etkilediği gerçeği dikkat çekici değil midir?

Eğer bir eğitimci kendini sürekli hedefte hissediyorsa, orada kurumsal bir iklim sorunu vardır.

Kurumsal iklim bozulduğunda en önce güven duygusu kaybolur.
Güven kaybolduğunda ekip ruhu çöker.
Ekip ruhu çöktüğünde okul sadece bir bina haline gelir.

EĞİTİMDE ŞİDDETİN TÜM TÜRLERİNE KARŞIYSAK…

O halde net konuşalım.

Eğitimde şiddete karşı olmak;
Sadece yumruğa karşı olmak değildir.

Eğitimde şiddete karşı olmak;
Kalemle yazılan haksız tutanağa da karşı olmaktır.

Eğitimde şiddete karşı olmak;
Mobbinge, sürgün niteliğindeki görevlendirmelere, torpile de karşı olmaktır.

Eğitimde şiddete karşı olmak;
Kadın öğretmenin kariyer basamaklarında önüne çekilen görünmez duvarlara da karşı olmaktır.

Eğitimde şiddete karşı olmak;
Güçlünün değil, haklının yanında durmaktır.

Bunu başaramayan her sendika ise liyakat sahibi öğretmenlerin gözünde sadece çöpten ibarettir.

ASIL SINAV: LİYAKAT VE ADALET

Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük gücü, adalet duygusudur. Eğitim sistemi bu duygunun taşıyıcısıdır. Eğer öğretmen adalete inanmazsa, öğrenciye adalet duygusunu nasıl aşılayacak?

Eğer bir eğitimci “Ne yaparsam yapayım, sonuç değişmeyecek” hissine kapılırsa, sınıfta verdiği emeğin anlamı zedelenmez mi?

Bugün Bitlis’te yaşanan fiziki saldırı hepimizi ayağa kaldırdı. Doğru. Tepki vermek zorundayız. Şiddetin hiçbir türü meşru değildir.

Ama yarın başka bir şehirde, başka bir okulda, bir öğretmen odasında yaşanan psikolojik yıkımı da aynı kararlılıkla konuşabilecek miyiz?

KAMERA KAYITLARI VE VİCDAN KAYITLARI

Güvenlik kameraları görüntüleri kaydeder.
Ama vicdan kameraları neyi kaydeder?

Bir öğretmenin gözyaşını…
Bir annenin çaresizliğini…
Bir akademisyenin emeğinin görmezden gelinişini…

Fiziki şiddetin görüntüsü vardır.
Psikolojik şiddetin ise izi.

O iz bazen bir istifa dilekçesidir.
Bazen bir tayin talebidir.
Bazen de sessiz bir kabulleniş.
Bazen de haklı bir hukuki direniş.

GERÇEK CESARET NEREDE?

Gerçek cesaret, güçlü olana değil; doğru olana sahip çıkmaktır.

Gerçek sendikacılık, üyeyi sadece kalabalık göstermek değil; üyesi yalnız kaldığında da birebir yanında olmaktır.

Gerçek yöneticilik, makamı korumak değil; adaleti tesis etmektir.

Bugün Bitlis’teki saldırıyı kınamak kolay.
Zor olan; görünmeyen baskıya da aynı netlikle “Hayır” diyebilmek.

Eğer eğitimde şiddete gerçekten karşıysak,
Kameraya yansıyanı da, yansımayanı da konuşacağız.

Çünkü eğitim; sadece müfredat değil, ahlaktır.
Sadece sınav değil, vicdandır.
Sadece bina değil, insandır.

İnsan onuru; hiçbir torpilden, hiçbir makamdan, hiçbir güç ilişkisinden daha küçük değildir.

Hakan MUHTAR