Trabzonspor’un Galatasaray’ı Paul Onuachu ve Nwibu’nun golleriyle 2-1 mağlup ettiği bu maç, sıradan bir galibiyet değildi.
Bu karşılaşma, sezonun geri kalanı için çok daha büyük bir cümlenin başlangıcıydı:
Trabzonspor için lig yeni başladı.
Sezonun belli bölümlerinde kimliğini arayan, ritmini bulmakta zorlanan, zaman zaman da kendi potansiyelinin uzağında kalan bir takım izledik. Ama artık sahada bambaşka bir görüntü var. Daha net, daha planlı, daha agresif, daha özgüvenli bir Trabzonspor var. En önemlisi ise: artık rakibe göre değil, kendi oyun aklına göre oynayan bir Trabzonspor var.
Bu yüzden bu maçın değeri yalnızca “Galatasaray’ı yenmek” değildir. Bu maç, Trabzonspor’un yeniden iddia koymaya başladığı maçtır. Trabzonspor Galatasaray’ı oyun olarak ezdi. Skor 2-1’di ama oyun bundan çok daha netti. Bu maçta sadece tabelada kazanmadı Trabzonspor. Oyunda da, temasta da, ritimde de, akılda da üstün olan taraf Trabzonspor’du.
Trabzonspor, Galatasaray’a karşı yalnızca coşkuyla değil; bilinçli bir üstünlükle oynadı. Rakibini geriye itti, oyun kurulumunu bozdu, merkez bağlantılarını kesti ve Galatasaray’ı kendi ezberinden çıkardı.
Bunu destekleyen üç çok kritik futbol gerçeği var:
1) Trabzonspor maça golle başladı ve üstünlüğü ilk andan kurdu
Daha maçın başında gelen Onuachu golü, sadece skor üstünlüğü değil, psikolojik üstünlük de getirdi. Galatasaray maça kendi planını yerleştiremeden geriye düştü ve Trabzonspor bu avantajı sadece savunarak değil, oynayarak korudu. Onuachu’nun erken golü maçın kırılma anıydı.
2) Galatasaray’ın eşitliği kısa sürdü, Trabzonspor cevabı hemen verdi
Galatasaray ikinci yarıda skoru 1-1’e getirdiğinde maçın kırılabileceği düşünüldü ama Trabzonspor’un verdiği cevap çok netti: panik yok, çözüm var. Nwibu’nun golü, sadece yeniden öne geçmek değil; “bu maçın patronu benim” demekti. Büyük takım refleksi budur.
3) Trabzonspor maçı bitirecek pozisyonları da buldu
Skor 2-1 olduktan sonra bile Trabzonspor geri yaslanıp korkak futbol oynamadı. Aksine üçüncü golü aradı, tehdit üretmeye devam etti ve Galatasaray’a rahat bir son bölüm oynatmadı. Yani bu maç, “şanslı bir galibiyet” değil; hak edilmiş bir üstünlük maçıydı.
Özetle: Trabzonspor bu maçı yalnızca kazanmadı. Galatasaray’a futbol dersi verdi.
Fatih Tekke, Galatasaray’ın oyun planını çökertti
Bu galibiyetin arkasındaki en büyük isimlerden biri şüphesiz Fatih Tekke’dir. Bu maçta sahada gördüğümüz şey sadece yüksek enerji ya da mücadele değildi. Çok daha değerli bir şey vardı: çalışılmış, düşünülmüş ve rakibe özel hazırlanmış bir oyun planı. Trabzonspor, Galatasaray’ın merkezden oyun kurma alışkanlığını kırmak için çok akıllı bir yerleşimle sahadaydı. Sağ ve sol açıklar iç koridorlara kat etti, merkez geçiş yolları kapatıldı, Galatasaray stoperleri arası açılmaya zorlandı, ve ön alan bağlantıları bozuldu.
Ve işin en zekice tarafı da şuydu: Trabzonspor’un bu baskı yerleşimi, Galatasaray’ın orta saha dengesini bozdu. Stoperler çizgiye açıldıkça, Onana adeta bir stoper gibi konum aldı ve plan işledi. Bu da Galatasaray’ın alışık olduğu ilk faz kurulumunu paramparça etti.
Yani Trabzonspor’un yaptığı şey sadece pres değildi. Rakibin oyunu mühendislik düzeyinde bozuldu. Daha da çarpıcısı şu: Galatasaray, Trabzonspor’un ne yaptığını ilk yarının sonlarına doğru ancak çözmeye başladı. O ana kadar Trabzonspor, rakibini sadece koşturan değil; neye uğradığını anlayamayan bir takım haline getirmişti. Bu yüzden bu maç, sadece futbolcuların değil; Fatih Tekke’nin teknik aklının da zaferidir.
Hakem yine Galatasaray lehine bir eşik yarattı
Trabzonspor kazandı ama buna rağmen hakem yönetimi yine ciddi biçimde tartışılmalı.
Buradaki temel problem tek bir düdük değil; maç boyunca oluşan standart farkı. Aynı sertlikteki, aynı niyetteki veya aynı risk düzeyindeki pozisyonlar iki takım için aynı şekilde değerlendirilmediğinde, doğal olarak güven duygusu sarsılıyor. Özellikle Barış Alper’in kırmızı kart görmesi gerektiğini düşünen çok geniş bir kesim var. Böyle bir pozisyonun es geçilmesi, sadece o anı değil, maçın psikolojisini de etkiler. Trabzonspor buna rağmen kazandı ama hakem yönetiminin konuşulmaması gerektiği anlamına gelmez. Ayrıca, Trabzonspor’un böyle bir atmosferde kazanması, galibiyeti daha da değerli hale getiriyor.
Okan Buruk’un psikolojisi iyi görünmüyor
Bu maçta dikkat çeken bir diğer önemli detay da Okan Buruk’un saha kenarındaki ruh haliydi. Normal şartlarda çok daha kontrollü, çok daha planlı ve daha hesaplı bir teknik adam görüntüsü verir ama bu maçta öyle değildi. Gergin, dağınık ve zaman zaman da açıklanması zor reaksiyonlar verdi.
Özellikle oyun devam ederken, taç atışı için top elindeyken bekleyen Nwakaeme’nin elinden topu alıp Mustafa’ya vermesi gerçekten izah edilmesi zor bir andı. Futbol aklıyla da, saha içi refleksiyle de, maçın bağlamıyla da açıklanabilecek bir hareket değildi. Üstelik bunun sonunda sarı kart görmesi de olayın ne kadar anlamsız olduğunu iyice büyüttü. Bu tip görüntüler tesadüf değildir. Ya Avrupa maçlarının getirdiği yorgunluk, ya sezon baskısı, ya da zihinsel bir kilitlenme. Sebep ne olursa olsun, dışarıdan görünen şu: Okan Buruk mental olarak rahat değil. Bu tür zihinsel sıkışmalar, büyük maçlarda teknik direktörün karar kalitesini doğrudan etkiler.
Maç sonundaki hazımsızlık:
Maç bittikten sonra yaşananlar da en az 90 dakika kadar dikkat çekiciydi. Trabzonsporlu oyuncular hak edilmiş bir galibiyetin sevincini yaşarken, buna gösterilen reaksiyonlar son derece gereksizdi. Hele hele genç bir oyuncuya yönelen sataşmalar ve sonrasında büyüyen gerginlik, sporun doğasına değil; hazımsızlığa işaret eder. Büyük takım olmak sadece kazanırken değil, kaybederken de nasıl davrandığınla ölçülür. Trabzonspor oyuncuları eğlenirken buna tahammül edememek, aslında sahada yaşanan üstünlüğün ne kadar ağır hissedildiğini gösteriyor. Türkiye’de futbolda küfür maalesef var. Bu kötü gerçek hepimizin önünde duruyor. Lakin, bu mesele konuşulacaksa, seçici hafızayla değil; dürüstlükle konuşulmalı. Bugün bazı çevrelerin bir anda “ahlak” üzerinden yüksek sesle konuşması samimi görünmüyor. Çünkü bu ülkede tribün kültüründe küfrü normalleştiren, folklorlaştıran ve hatta zaman zaman romantize eden yapıların başında yine büyük kulüp çevreleri geliyor. Dahası, Okan Buruk’un geçmişte şampiyonluk kutlamalarında taraftarlarla küfürlü tezahürata eşlik ettiği görüntüler hâlâ hafızalarda. O yüzden burada tek taraflı bir mağduriyet dili kurmak inandırıcı değil. Aynı kültürü yıllarca meşrulaştırıp, iş tersine dönünce bir anda rahatsız olmak samimiyet değil; çıkar merkezli bir refleks olur. Bu ülkede herkes önce aynaya bakacak, sonra konuşacak.
Trabzonspor yönetiminin tepkisi Uğurcan değil, Nhaga meselesiydi
Son günlerde özellikle çarpıtılan bir konu da bu. Trabzonspor yönetiminin Galatasaray’a dönük tavrını sadece Uğurcan ve milli takım başlığına indirgemek, asıl meselenin üzerini örtme çabasıdır. Çünkü kırılmanın asıl nedeni Nhaga transfer süreciydi. Bir kulüp, yıllardır iyi ilişki yürüttüğü başka bir kulübün anlaşma noktasına getirdiği bir oyuncuyu; üstelik “bunu yapmayın” uyarıları ve karşılıklı hassasiyetler açıkça iletilmişken, birkaç milyon euro fazla verip transfer ediyorsa bunun adı sadece transfer rekabeti değildir.
Bu, net bir saygısızlıktır, ilişki hukukunu bozmaktır, ve kötü niyettir.
Daha sonra gelen tepkiyi görünce meseleyi Uğurcan ya da milli takım gibi daha duygusal başlıklara kaydırmak ise, asıl problemi gizleme çabasıdır. Galatasaray cephesi açıklamalarında Nhaga konusuna özellikle girmedi. Çünkü insan en çok, suçlu olduğu yerden kaçınır. Sonuç olarak Trabzonspor’un verdiği tepki doğaldır. Doğal olmayan şey, o tepkiye şaşırıyormuş gibi yapılmasıdır. Eğer bir kulübe bile isteye saygısızlık yapıyorsan, bunun sonuçlarına da katlanırsın. Hayatın ve rekabetin doğası budur. Buna kızmak ya saflıktır, ya da düpedüz şark kurnazlığıdır.
Son söz
Bu maçın özeti aslında çok net: Trabzonspor sadece Galatasaray’ı yenmedi. Galatasaray’ın ezberini de yendi. O yüzden ben bu maça sadece 3 puan olarak bakmıyorum. Ben bu maça bir eşik olarak bakıyorum. Ve o eşiğin adı şu:
Trabzonspor için lig şimdi başladı.