PEZEŞKİYAN'DAN AMERİKAN HALKINA İNSANLIK DERSİ Dünya bir kez daha güç ile hakikat arasındaki kadim mücadeleye sahne oluyor. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Amerikan halkına hitaben kaleme aldığı mektup, sadece diplomatik bir metin değil; aynı zamanda vicdanlara yöneltilmiş güçlü bir çağrıdır.
Bu çağrı, propaganda gürültüsünün arasında kaybolmaya yüz tutmuş insanlık değerlerini yeniden hatırlatıyor.
Pezeşkiyan’ın satırlarında öfke değil, dikkat çekici bir netlik; düşmanlık değil, ayrım yapabilen bir bilinç var. Hükümetlerle halkları ayıran bu yaklaşım, bugün küresel siyasette eksikliği en fazla hissedilen erdemlerden biri.
İRAN HALKININ DİK DURUŞU
İran halkı, tarih boyunca sayısız baskıya, işgale ve müdahaleye maruz kaldı. Ancak hiçbir zaman kimliğini, kültürünü ve bağımsızlık iradesini teslim etmedi. Bu, sıradan bir direnç değil; kökleri binlerce yıl öncesine uzanan bir medeniyet bilincinin yansımasıdır.
Bugün İran’ın verdiği mücadele, yalnızca askeri ya da siyasi bir mücadele değildir. Bu, toprağına sahip çıkmanın, tarihini savunmanın ve geleceğini başkalarının insafına bırakmamanın adıdır. Bu yüzden İran halkının cesareti, yalnızca kendi coğrafyasına değil, tüm dünyaya örnek olacak bir kararlılığı temsil ediyor.
Bir ülkenin gerçek gücü, silahlarında değil; halkının iradesinde saklıdır. İran halkı da tam olarak bunu gösteriyor.
MEKTUBUN SATIR ARALARINDAKİ GERÇEK
Pezeşkiyan’ın mektubu dikkatle okunduğunda üç temel mesaj öne çıkıyor:
Birincisi, İran’ın savaş başlatan değil, kendini savunan bir ülke olduğu vurgusu.
İkincisi, ABD politikalarının tarihsel olarak yarattığı güvensizlik.
Üçüncüsü ise savaşın asıl bedelini her zaman halkların ödediği gerçeği.
1953 darbesine yapılan vurgu tesadüf değil. O tarih, İran ile ABD arasındaki ilişkilerin kırılma noktasıdır. Demokrasiye yapılan müdahale, bugün hâlâ süren güvensizliğin temelini atmıştır. Bu hafıza, İran halkının zihninde canlılığını koruyor.
Pezeşkiyan’ın soruları ise son derece çarpıcı:
“Bu savaş kimin çıkarına?”
“Masumların ölümü neyi çözüyor?”
“Yıkım kime kazandırıyor?”
Bu soruların cevabı aslında herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemekten kaçındığı bir gerçeği işaret ediyor.
SALDIRGANLIĞIN ADI GÜÇ DEĞİL, ÇARESİZLİK
Enerji tesislerine yönelik saldırılar, sivillerin hedef alınması ve bir ülkeyi “taş devrine döndürmekle” övünmek… Bunlar güç göstergesi değil, stratejik iflasın açık işaretleridir.
Savaş, çözüm üretemeyenlerin başvurduğu en ilkel yöntemdir. Tarih defalarca göstermiştir ki, bu yolun sonunda kazanan yoktur; sadece daha fazla acı, daha fazla yıkım vardır.
TERÖRİSTÇE SALDIRILARA AÇIK TEPKİ
Bugün gelinen noktada, ABD’de Donald Trump ve İsrail’de Benjamin Netanyahu’nun izlediği saldırgan politikaları görmezden gelmek mümkün değildir.
Bu politikalar, uluslararası hukuku hiçe sayan, sivilleri hedef alan ve bölgeyi bilinçli şekilde istikrarsızlaştıran bir anlayışın ürünüdür. Bu saldırılar meşru müdafaa değil; açıkça teröristçe eylemlerdir.
Bu saldırıları en güçlü şekilde kınamak, sadece siyasi bir duruş değil; insani bir sorumluluktur.
PETROL UĞRUNA AKAN KAN
Ortadoğu’da yıllardır değişmeyen bir gerçek var: Petrol uğruna dökülen kan ve gözyaşı.
Enerji kaynakları, büyük güçlerin iştahını kabartırken, bu coğrafyanın insanları bedel ödemeye devam ediyor. Yıkılan şehirler, parçalanan aileler ve geleceği çalınan çocuklar… Tüm bunlar, ekonomik çıkarların insani değerlerin önüne geçtiği bir düzenin sonucudur.
Bu düzen kabul edilemez.
TARİHİN TARAFI
Dünya bugün bir yol ayrımında. Ya çatışma, ya diyalog. Ya yıkım, ya anlayış.
İran’ın çağrısı, bu yol ayrımında bir uyarı niteliği taşıyor. Çünkü tarih, her zaman güçlü olanı değil; haklı olanı hatırlar.
Günün sonunda geriye soru:
“İnsanlık mı kazanacak, yoksa çıkar hesapları mı?”
Cevap, sadece devletlerin değil; halkların vicdanında yazılacaktır.
Hakan MUHTAR